Elinde bir yaprak vardı…

•Aralık 7, 2007 • 1 Yorum

b3335c84e378767ba3b7cccyq2.jpg

Elinde bir yaprak vardı. Onu uzun uzadıya süzdükten sonra, “Yazık!” dedi.
“Niye yazık?”
“Okuma bilmiyoruz da ondan.”
Şaşırdım. Okuma bilmek ne kelime, iyi bir tahsil yapmıştı kendisi. Kitap elinden düşmezdi.
“Biliyorsun ya!” dedim şaşkınlıkla.
Gülümsedi belli belirsiz.
“Asıl okuyuştan söz ediyorum. Sen hiç ağaç kitabını ya da yaprak sayfasını okudun mu mesela?”
“Hayır!”
“Okumadın, çünkü okuma bilmiyorsun. Bak, bu bir yaprak. Bir bakıma da sayfa… Bunda da yazılar yazılı. Bu da kâtibini, yazıcısını, sanatkârını bildiriyor. Çünkü o yazıcı kendini bu yaprakla da bize tanıtıyor. Bir mektup gibi göndermiş bize. Nasıl, bir mektup yazarını gösterir, bildirir, tanıtır, öyle de her bir yaprak onun ustasını anlatıyor, tanıtıyor, sevdiriyor. Şimdi ben bu dili, bu okuma biçimini öğrenmeye çalışıyorum.”
“Ne dili bu?”
“İman dili… Bu dili bize Kuran öğretiyor.”
“Nasıl yani?”
“Evrendeki varlıklar için ayet tabirini kullanıyor. Bakın, görün, düşünün, ibret alın diyor. Kuran gibi kâinat da bir kitap, onunda sureleri, ayetleri, kelimeleri var.”
“İlk inen ayetteki ‘oku!’ emri bunu da kapsıyor mu?”
“Elbette! İki kitap var önümüzde. Biri kelam sıfatından, öbürü kudret sıfatından geliyor. Bunlar birbirini tefsir ediyor.”
Bu şaşırtıcı açıklamaları dinledikten sonra yerden bir yaprak da ben aldım, birlikte okumaya başladık!

ÖMER SEVİNÇGÜL

Günah…

•Aralık 7, 2007 • Yorum Yapın

kuran2.jpg

  Günahtan anladığımız nedir, bence ilk sorgulanması gereken bir konu..Günah; sözlüklerde dinen suç sayılan davranışlara deniliyor. Yani kısaca; Allah’ın buyruklarına karşı çıkmak..

Cenab-ı Hakk’ın yasakladıkları nedir diye düşünürsek de, bunun en açık tarifini yine Cenab-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de verir bizlere..Pek çok şeyi men eder..ancak men ettiklerinin içinde yarattıkları yoktur aslında, yarattıklarının fiilleri vardır..

Yani Allah günah olan bir şeyi yaratmamıştır, onu günah haline getiren insanlardır.

Örneğin Cenâb-ı Hâkk; Bakara Suresi /2l9 da “Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlarDe ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür…” diyerek uyarmış ancak insanların sırf fayda sağlamakla kalmadığını görünce de;

Maide Suresi/90. Ayet ile” Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taslar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan isi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresininiz” diyerek men etmiş ve kesin “Günah” sınıfına sokmuştur.

Daha sonra da pek çok ayet-i Kerime’de bunu vurgulamıştır. Buradan anladığımız en önemli şey; Allah’ın bize fayda umarak verdiği bir şeyi, bizim haram haline getirmemizdir. Üzümün suyu faydadır ama onu şarap yaparak günah haline getiren insandır.Demek ki; “Helal’i haram haline” getiren yine bizleriz, bizim nefsimizdir. Günahların tümü böyledir, İslâm itidali tavsiye ederken, aşırılığa kaçan, faydasından çok zararını ortaya çıkaran insanoğludur.  

Günah işleyen kulun yapması gereken nedir?

Öncelikle günahın günah olduğunu bildiği anda onu terk etmesi ve bir daha asla işlememesidir. İşde o zaman Allah’a yönelmeye başlamış olunur ki, bu da günahlarımızın silindiği anlamına gelmez elbette..  

Ancak şu var ki; Allah’ın rahmet yönü gazabını geçmiştir ve kendisine yönelen her kulunu bağışlamaya hazırdır. Çünkü bilir ki; fıtratı gereği nefis taşıyan her kul, günah işlemeye müsaittir. İşde burada Cenâb-ı Hakk’ın emeli, günah işleyen kulun, kendine yönelmesi, her ne olursa olsun günahtan sonra dönülecek kapının kendi kapısı olduğunun bilinmesidir. Gerçekten de; biz insanların dayanacağı başka güç, çalacağı başka kapı yoktur..

Bizi bağışlayacak, affedecek, rahmetinle kuşatacak, sevgisiyle saracak olan yalnız bizi yaradan Allah’tır..O’nun gazabından yine O’na sığınmak, O’nun kapısı önünde boynu bükük beklemek, çaldığımız o rahmet kapısının bir gün açılacağını bilmek, yapacağımız en doğru davranış olacaktır. 

Rabbim(c.c.) cümlemizi günahlarından tövbe edenlerden, O’na yönelenlerden ve çaldığı Allah kapısından rahmet bulanlardan eylesin…

Alıntıdır.

Sevgiyle kalın inşallah…

Aşkınla Yandım

•Aralık 6, 2007 • 1 Yorum

Bayramlar ver yâ Rab!

•Aralık 6, 2007 • Yorum Yapın

47908.jpg

 

Allah’ım! Bizi en hayırlı kullarınla haşret. Kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizle bize hayat vereceğin şeyler almamızı ihsan et. Bu kazanacağımız hayırlı şeyleri arkamızdan bize varis kıl. Bize zulmedenlerden intikamımızı al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Günahlarımızı affet. Bela ve musibetlerimizi defet. Hastalarımıza şifa ver. Gönüllerimizi nurlandır.İhtiyaçlarımızı yerine getir. Ecdat ve evlatlarımıza merhamet et. Allah’ım, şu geçici dünyayı en büyük kaygımız ve ilmimizin son hedefi kılma. Bize dînî ve dünyevî musibetler verme. Günahlarımız yüzünden bize merhamet etmeyecekleri bize musallat etme. Bize rızık ver.“Ey zayıfların yardımcısı,
Ey fakirlerin hazinesi,
Ey gariplerin sahibi,
Ey dostların yardımcısı,
Ey düşmanların kahredicisi,
Ey gökleri yükselten,
Ey belaları kaldıran,
Ey dostların can yoldaşı,
Ey takvâ sahiplerinin sevgilisi,
Ey zenginlerin ma’budu”
Âlem-i İslâm’a bir ferec ver, bir saadet ver, bir necat ver!

“Allah’ım Sen Melik, Hayy, Kayyum, Hak ve Mübînsin.
Senden başka ilâh yoktur. Sen benim Rabbimsin. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum.
Allah’ım Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz.Bütün hamd ve senâ, minnet ve şükür Allah’a mahsustur.
Ey Allah’ım, ey Rabbimiz!
Bizi Cehennem ateşinden halas eyle, muhafaza et, necat ver.Allah’ım bize afiyet ver, bizi affet, bizi iyilerle birlikte pâk ve temiz diyarın olan Cennete koy. Bunu sadece affınla yap, ey kullarını azaptan koruyan Mücîr!
Fazl ve kereminle olsun, ey bütün günahları bağışlayan Gafûr!
Ben, şu kıymetli ve şerefli isimlerinin, şu yüce ve latif sıfatlarının hakkı için istiyor ve yalvarıyorum ki,
Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a onun yaptığı iyilikler sayısınca salât ve selam eyle! Allah’ım bizi gazabınla öldürme, ibret verici azabınla helâk etme. Bundan önce bizi affet, ey merhametlilerin en merhametlisi!Allah’ım bize ilmini öğret, isim ve sıfatlarının hakkında bize anlayış ver, bize yardımının zırhını kuşandır.
Allah’ım, bizi Sana şükreden, Seni zikreden, Sana doğru kaçan, Sana itaat eden, Sana tevâzuyla boyun eğen, Sana kusurunu bilerek yalvaran ve Sana tevbe eden kimselerden eyle.Allah’ım, tevbemizi kabul eyle, ruhumuzu yıka, temizle, sözlerimizi doğrult, göğsümüzdeki kinleri gider, kalplerimizden intikam, kin ve düşmanlığı temizle.”

AMİN…

Sevgiyle Kalın inşallah…

Allah Rızası…

•Aralık 5, 2007 • 1 Yorum

image026sd1.jpg

İstanbul’da medfun velîlerden “Merkez Efendi”, bir gün sevdiklerine; – Her ne yapacaksanız, “Allah için” yapın! buyurdu. Hatta İslâma hizmet ederken de niyetiniz halis olsun. Yoksa karşılığını göremezsiniz âhirette.
- İslâma hizmet etsek de mi? dediler.
- Evet, buyurdu.
- Hikmeti ne efendim?
- Çünkü cenab-ı Hak kendi dînini fasık ve facir kimselerle de kuvvetlendirir. Onun için İslâma hizmet bile olsa, “Allah için” yapılmadıkça kıymeti olmaz.
Şöyle devam etti:
- Âhirette kulun “İhlâslı” ve “İhlâssız” amelleri ayrılacak. İhlâssız ameller için; “Sen bunları kim için yaptınsa, mükâfatını ondan iste!” denecektir.
Kalb temiz ise…
Bir gün de sohbetinde;
- Kardeşlerim, mühim olan kalbdir, buyurdu. Yâni kalbin temizliğidir.
- Kalbin temizliği nasıl anlaşılır? dediler.
- Temiz kalb, bir haram karşısında titrer, buyurdu. Eğer titremiyorsa o kalb kararmıştır. Beynindeki bilgiler de vebaldir onun için.
Ve ekledi:
- Hadîs-i şerîfte; “Yâ Rabbî! Bana faydası olmayan ilimden sana sığınırım” buyuruldu.
Sordular yine:
- Îmanın parlaklığı ne ile ölçülür efendim?
- İcraatındaki hassasiyetle.
- Nasıl yâni?
- Yâni o kimse, konuşurken, alışveriş yaparken, “Allahın rızâsını” mı düşünüyor, yoksa “İnsanların takdîrini” mi? Niyet çok mühim.
Şöyle devam etti:
- Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ sizin şekillerinize ve işlerinize değil, niyetinize, yâni o işi ne için yaptığınıza bakar” buyuruldu. Allahü teâlâ, âhirette soracak herkese.
- Ne soracak hocam?
- “Nasıl yaptın?” değil, “Niçin yaptın?” diye soracak. Yâni ne niyetle yaptığını soracak. O “Niçin?” sualinin cevabı mühimdir işte.
Şöyle bitirdi:
- Eğer “Allah için” yapmışsa çok iyi. Yoksa, hiç kıymeti yok.

Ben bu hikayeleri neden verdim biliyormusunuz arkadaşlar; Şuan youtube da bir kardeşimizin yaptığı çalışmaları bulamadım.

Allah rızası gözetilerek,emek verilerek yapılan hiçbir çalışma kuluna inat olsun diye veya türlü sebeplerle ortadan kaldırılmaz.İnşallah mesajım gerekli yerlere gider.Hoş bir davranış şekli değildi.Gerçek manada üzüldüğümü belirtmek isterim.Her ne kadar görüşemediğim bir kimsede olsa emeğine ve ilmine herzaman saygı duymuşumdur.

Sevgiyle kalın inş.

Birinci Söz

•Aralık 5, 2007 • Yorum Yapın

bismillah.jpg

BİSMİLLÂH her hayrın başıdır.

Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin—tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu’t-tarîke rast gelse, der: “Ben filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. aczin, fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedî ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat lisan-ı hâl ile “Bismillâh” der. Öyle mi?

Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.
Öyle de, herşey
Cenâb-ı Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç “Bismillâh” der; hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.

Herbir bostanBismillâh” der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.

Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillâh” der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.

Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları “Bismillâh” der, sert taş ve toprağı deler, geçer. “Allah namına, Rahmân namına” der; herşey ona muhassar olur.

Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i suhuletle intişar etmesi ve yeraltında yemiş vermesi, hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor, kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yı Mûsâ (a.s.) gibi
فَقُلْناَ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ  

emrine imtisal ederek taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince, nâzenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (a.s.) gibi, ateş saçan hararete karşı

 يَا نَارُ كُونِى بَرْداً وَسَلاَماً  

âyetini okuyorlar.

Madem herşey mânenBismillâh” der; Allah namına, Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillâh” demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız.

SUAL: tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah ne fiyat istiyor?

ELCEVAP: Evet, o mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.

Başta “Bismillâhzikirdir. Âhirde “elhamdü lillâhşükürdür. Ortada, bu kıymettar harika-i san’at olan nimetler Ehad, Samed’in mucize-i kudreti ve hediye i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.

Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip mün’im-i Hakikîyi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen, Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle, vesselâm.

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

Ey Nefsim

•Aralık 5, 2007 • Yorum Yapın

 

muslim_prayer_beads.jpg 

Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu şu aşağıda vermiş olduğum gerçekler; onu tam susturdu, şükrettirdi. Sizlerede faydası olur diye paylaşmak istedim.Görebileceğiniz bir yerlere asın benim başımın yanında asılı duruyor.

1. Ey nefsim! Yirmisekiz sene, yüzde doksan dünyalıktan ziyade zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.

2. Sen, âni ve fâni zevklerin bekasını arıyorsun. Onun için, onun zevaliyle ağlamaya başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.

3. Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulmediyorlar. Fakat kader, senin gizli hatâlarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna kefaret ediyor.

4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat’î kanaatin gelmiş ki, zahirî musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri var.

“Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır.” Bakara Sûresi,

Hem, feleğin çarkını çeviren kanun-u İlâhî, senin hatırın için o pek geniş kanun-u kaderî değiştirilmez.

5. “Kadere iman eden, kederden emin olur.” kudsî düsturunu kendine rehber et. Hevesli akılsızçocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma. Düşün ki, fâni zevkler, sana mânevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise, bilâkis, mânevî lezzetler ve uhrevî sevaplar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin.

Zaten lezzetler şükür için verilmiş 

Sevgiyle kalın inşallah

Biz Hz. Nuh’un gemisinde, insanlar tufanda mı?

•Aralık 4, 2007 • Yorum Yapın

y1pqtvr2fvk7pawfnarxcckuc3klhuxb_cmtzjzhpyyekv5ykhgwhe9me3yuuue4ldkrt0arbl_jvk.gif

 GÜNAHLARIMIZI görmek istemeyiz. Günahlarımız gündeme geldiğinde, başkalarının günahlarından bahsetmek daha da hoşumuza gider.

Aynı günahı işliyor olsak da onlardan dem vurmayız. Başkasının hata ve günahı daha caziptir her zaman. Bahsedilmek anlamında.
Cennete bakışımız da bundan farklı değildir. Cenneti kendimize yakın, başkasına uzak görürüz. Ben cennete girmesem kim girer ki? Kalbim son derece temiz. İyi bir yürek taşıyorum. İçimde hiçbir kötülük yok. Böyle deriz. Böyle teselli buluruz.

Cehennemi de kendimize hiç yakıştıramayız, kondurmayız. Cehenneme girecek bunca günahkár varken bizim orada ne işimiz var? Zaten yanacak bu kadar insan varken bize yer de kalmayacaktır belki. Öyle deriz teselli bu ya.

* * *

İman konusunda da tavrımız aynıdır. Ben tam müminim, sağlam bir imana sahibim, kamil bir müminim, deriz. Demesek de, dinde zafiyeti olan birini gördüğümüzde içimizden böyle geçer. Allah’a hamd ederiz öyle olmadığımız için. İşte özellikle bu noktanın insaflıca sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Zira yukarıdaki, “günah, cennet, cehennem ve iman” ile ilgili tespitlerimiz; iman noktasındaki aşırı rahatlığımızdan, iman ettim demekle her şeyin bittiğini sanmamızdan ve insanları küçümsememizden kaynaklanmaktadır.

İnsanların imanlarına göre kategorize edilmesi; mümin, münafık, müşrik gibi vasıfların sayılması normaldir. Bu türden farklı inançlara sahip kişilerin her birinin ahiretteki durumlarını, neyi hak ettiklerini dini yönden söylemek de sakıncalı olmasa gerek. Ama, filanca az mümin, ben ise tam müminim, ondan daha müminim, çok takva sahibiyim gibi hüküm ifade eden tespitler! İşte tehlikeli olan budur. Bu bize hak etmediğimiz bir rahatlığı verirken, başkasını da iman dairesi dışında tutma hatasına itebilir.

İhtiyatlı davranılması gereken kırmızı çizgi bu olmalıdır. Çünkü böyle haksız bir hüküm, muhataplarımızı dinden ve dine ait bütün güzelliklerden uzaklara itebilmektedir. Veya dini temsil ettiğini zanneden birilerinin duyguları, tarzı, hitap şekli, iğnelemesi, toleranssızlığı din hakkında haksız bir karalamanın ve önyargının da yolunu açmaktadır. Nitekim bu tür konuşmalardan, cümlelerden, sohbetlerden, yazı veya vaazlardan dolayı dinden soğudum diyen insan sayısı az mı?

Onlar sorumlu da, onları bu noktaya getirenlerin hiç mi günahı yok? Bu korkunç bir vebaldir. Kimse bunun altına giremez ve girme hakkına sahip de değildir. Çünkü kimse tek başına dini temsil edemez. Belki iyi mümin, hayırlı bir Müslüman, örnek bir şahsiyet olmaya gayret edebilir. Bu kadar. Ötesi yok.

İmanı tartan bir terazi yoktur. Müslümanım diyene, hayır değilsin diyemeyiz. Belki, madem ki Müslümansın, dine aykırı şeyler söylememen ve yapmaman gerekir diyebiliriz. Ama elimizdeki değnekle imanı az veya çok olanları sıralayamayız. Hazreti Ömer’in torunu Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz (vefat 720) İslam’a giren gayrimüslimlerden vergi alınmaması kararını verince, Hıristiyanlar kafileler halinde İslam’a girdiler.

Valiler, hazineye akan vergi gelirinin azaldığını görünce Ömer bin Abdulaziz’e haber gönderip dine girişlerin vergiden kurtulmak amacını taşıdığını, birçok Hıristiyan’ın sünnet bile olmadıklarını şikáyet ettiler. Adil halife, valilerine gönderdiği cevabında unutulmayacak bir ders vermiştir: “Allah, Hazreti Muhammed’i (SAV) İslam’a davet etmek için gönderdi. Sünnetçi olarak değil.” İşte bazen bizim yaptığımız budur. İman ile sünnet arasındaki dengeyi koruyamamak. (Tabii ki, bu satırlardan sünnet olma geleneğinin basite indirgenmesi anlaşılmamalıdır.)

Medine’de vefat eden büyük sahabi Osman bin Maz’un (RA) öylesine bir mistik hayata dalmıştı ki, evini terk etmiş, ruhbanlığa özenerek topladığı arkadaş grubuyla şu kararları almıştı. Bekár olanlar evlenmeyecekler, gecelerin tümünü namaza, gündüzlerin tümünü oruca ayıracaklar. Hazreti Peygamber (SAV) sakin, sevecen ama ders veren bir konuşma ile bu arkadaşlarını normal bir hayatın içine çeker. (Osman bin Maz’un (RA) olayının üzerinde ileride uzunca durmak lazım. Ama bu yazımızda Hazret Osman bin Maz’un olayında çıkan mesajı iletmek istiyoruz.)

Günün birinde Hz. Osman bin Maz’un vefat eder. Bütün Medine’yi hüzün basar. Hazreti Peygamber (SAV) de çok üzgündür. Peygamberimiz bir ara eşi için ağlayan Ümmi A’la’nın (RAH) şöyle dediğini duyar: “O artık bir kuş gibi cennettedir. Mübarek olsun.” İşte bu bir hüküm cümlesiydi. Bunu duyunca Peygamberimiz (SAV) hemen döner ve ikaz eder: “Sen nereden biliyorsun onun cennete uçup gittiğini? Vallahi ben bile Osman’ın nereye gittiğini bilemem. Ben bile bana ve size ne yapılacağını bilemem.”* * *

Peygamberimizin “kardeşim” dediği birisi hakkındaki bu ikazı ders verme amacı taşımaktadır. Kendini sorgulamadan, başkasının cehenneme biletini almaya çok meraklılara ders vericidir. Evet kendimizi Hazreti Nuh’un (AS) gemisinde, diğer bütün insanları ise tufanda görmenin kimseye faydası yoktur. Çünkü ne cennet bize bir adım kadar yakındır, ne de cehennem bize asırlar kadar uzaktır.

Yani kimse cenneti mezarında hazır beklemesin. Övünüp durmasın. Kimse de kendini cehennemin odunu görmesin. Çünkü kalplerin anahtarı, Yüce Allah’ın elindedir. Bizim hiç gibi gördüğümüz, Allah’ın katında çok kıymetli olabilir. Bizim büyük gördüğümüz ise Allah katında hiç olabilir. Sağlam ve samimi bir iman ve bu imanı güçlendirecek doğru ibadet. Formül bu işte.

Nihat Hatipoğlu

y1pqtvr2fvk7pawfnarxcckuc3klhuxb_cmtzjzhpyyekv5ykhgwhe9me3yuuue4ldkrt0arbl_jvk.gif

Bülbül Celaleddin Ada(candas13)

•Aralık 4, 2007 • Yorum Yapın

Ben Okuma Bilmem…

•Aralık 4, 2007 • Yorum Yapın

kuranresmi001.jpg 

Men rabbuke? (Rabbin kim?) 

Bahar bahçesinde tennure giymiş ağaç soruyor: Men rabbuke?  

Cumhurbaşkanlığı seçimleri soruyor: Men rabbuke?

İçindeki şuurlu yasa olan vicdanın soruyor: Men rabbuke?  

Ağlayan bir çocuğun gözyaşları soruyor: Men rabbuke?

Elest bezminde ruhlara sorulan soruyu ve verilen cevabı yaşadığımız gündelik hayatın içinde sayhalandırmadıkça, hayatımızı samimi bir cevap arayışına, bir ‘ince derde’ dönüştürmedikçe Hıra Mağarası’nda Emin Muhammed’in (a.s.m) sorduğu varlık sorularının cevaplarını çözemeyeceğiz.

“Derdin senin mürşidindir” diye elbet boşuna dememiş Hz. Mevlana.  Kur’ân’ın tamamını tüm mahlûkat ve tüm insanlık adına sorular soran bir Peygamber’e verilen cevaplar şeklinde okuyabiliriz… Şöyle bir bakalım isterseniz:

Hz. Peygamber’in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku’yabilirim? Vahyin cevabı: İkra, bismi rabbikellezi halak… (Yaratılışı rububiyetiyle terbiye eden Rabbinin Esma’ül-Hüsna’sı, isimleri ile oku!)  Hz. Peygamber’in sorusu: İnsan ne’den ve nasıl yaratıldı? Vahyin cevabı: Halakal insane min alak… (O, insanı bir kan pıhtısından, alak’tan yarattı ve yaratmaya devam ediyor…)  Kur’an’ı, cümle varlıklar ve tüm insanlar adına temsilci olarak soru soran bir Peygamber’e verilen cevaplar manzumesi şeklinde bir usul ile baştan sona okuyabilirsiniz. Çok da ilginç sonuçlara varılacağı kesin.  

Doğa bir olayın diğerini doğurduğu bir döngü içinde, kendi içinde parçalanabilen parçacıkların birliğinden oluşmaktadır…. Ya da, ‘Kendinde şey olarak doğanın anlamlılığı tartışmalıdır, oluş başlı başına bir soru yumağıdır’ filan gibi cevaplar geliştiriliyor…

Bilim ve felsefenin en genel anlamda ortak noktası ise  varlığı ‘kendine işaret eden bir levha’ gibi anlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilir. Yani levhanın hammaddesi ve diğer levhalarla bağlantılarının araştırılması biçiminde özetlenebilecek bir kavrama etkinliği…  

İman ilminin usulüyle bilgiye ulaşmak, cevaplara varmak ise başka bir düşünme, kavrama ve algılama şeklini gerekli kılıyor… Bir kere, eşyaya ‘kendini gösteren bir levha gibi’ değil adı üstünde levha gibi, ‘kendinden başka bir şeyi işaret eden’ anlamlı bir harf gibi okumak niyetiyle bakmayı gerekli kılıyor. Sağlıklı bir niyet ve bakış açısıyla yaradılışa bakmak ise Vahiyle pişmiş, Esma taliminden geçmiş, her şeye Rabbin bir ismi penceresinden görmekle mümkün olabiliyor.  Daha net konuşalım.

Okunacak dört kitap var: Olaylar kitabı, kainat kitabı, insan kitabı ve vahiy kitabı.  Bu dört kitabın oku’nması da yaradılışın oku’nması sonucunu doğuruyor.

Yaradılışın okunması ise ayetin bize işaret ettiği gibi Rabbin ismi ile (buradaki ‘ism’ Esmau’l-Hüsna’dan kinayedir) mümkündür. Yaradılan her şeye bir Esma tefekkürü ile yaklaşmazsak oku’mak sözkonusu olmaz. O halde mü’min bir zihnin ve kalbin ciddi anlamda, tıpkı Hz. Yusuf’un kuyuda ‘talim-i Esma’ yapması gibi Esma tefekkürü terbiyesinden geçmesi gereklidir.

Baktığın her şeye ya bir ilâhî ismin ilk harfi ya da ilk kelimesi gözüyle bakmak gerekmektedir. İsimlerin göründüğü yer olarak varlığı oku’mak bizi Rabbin terbiyesine, o terbiye ile kendi nefsimizi terbiyeye götürmelidir ki öğrendiklerimizin ilim olduğunun sağlaması da burada gizlidir. Nefs terbiyesine dönük olmayan hiçbir öğrenme ilim değil, olsa olsa veri, data, malumat, kültür, bilgi cinsinden bir yığındır.

Peki bu çerçevede yaradılışı Rabbin isimleri ile oku’maya başlamanın öncesinde ne vardır? diye sorarsak bu soru bizi başka bir ayetin kapısına iletir. Aynı zamanda meleklerin duası olan ayet şöyledir:  Sübhaneke la ilmelena illa maallemtena inneke entel Alimu’l Hakim… (Sübhan olan Allah, seni tenzih ederiz ki biz bilmiyoruz, senin öğrettiklerin (talim ettiklerin) dışında, sensin Alîm ve Hakîm olan…) Meleklerin duası olan bu ayet önceki tahlillerle birlikte düşünüldüğünde bize âdeta iman ilminin, mümince bir epistemolojinin (marifet nazariyesinin) ana kodlarını, elifbasını sunmaktadır. Şöyle ki: 

 1-Yaratıkları aracılığıyla Yaradan’ı tenzihe yönelik olmayan hiçbir bilme eylemi ‘ilm’e (el-İlm) dönüşemez.

2-Bilme eylemine girişen, hilkati oku’maya talip olan kişi her işin başında edep ve tevazuu giyinip ‘bilmiyorum’ demenin erdemini kuşanmalıdır. ‘Ben bilmem, bilmiyorum, biz bilmiyoruz’ demeyen hiçbir kişi veya zümre bilmenin hakikatine ulaşamayacaktır.

3-‘Bilmiyorum’ demek tasavvur ve zihnimizi dünyevi kavram ve düşünme biçimlerinden arındırıp ‘ümmileşme’ye giden kapıyı açacaktır. Ancak ümmi bir zihinle (yani dünyevi kalıpların kirinden arınmış bir zihinle) yaradılış oku’nabilir.

4- Ya bir ilâhî isimden kalkmayan ya da bir ilâhî isme varmayan her türlü bilme çabası anlamsızlığa, kaosa gömülmeye mahkûmdur.

5-Kendisi gayret gösterdikten sonra öğrendiklerinin, kendisinde görünen meziyetlerin ve ilimlerin ancak Alim ve Hakim olan, Sübhan olan Rabbin bir talimi olduğunu anlamayan kişi tevhid ve iman ilmi olan marifetullahın kokusunu alamayacaktır.

Bu dört kitap bize hâl diliyle, hatta kaburga kemiklerimizi birbirine değdirircesine sıkarak sürekli, her an ‘Oku’ diyor…  

Tüm kâinat bir Cebrail olmuş bizi içimizden ve dışımızdan sıkarak, ‘Oku’ diyor… Bizden dudağımızı Mağaradaki Ümmi’nin (a.s.m.) titrek dudaklarına yaklaştırıp, meleklerin tenzih diliyle söylediği gibi bir tek cümleyi söylememiz bekleniyor: “Ben okuma bilmem!”

Alıntıdır…

Sevgiyle kalın inşallah

İslam’da Aldatmaca Var Mı?

•Aralık 4, 2007 • Yorum Yapın

image026sd1.jpg

Güzel bir söz vardır,”Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diye. Büyüklerimiz de ”bana dilini oynat,sana kim olduğunu söyleyeyim” demişlerdir.Her ikisi de Kuran kökenli sözdür ve bundan dolayı da doğrudur.Çevrenizdeki insanları değerlendirirken bu ölçekler çok yararlıdır.”İslam’da aldatmaca var mı?”

Bildiğim kadarı ile, kişinin şahsı/şahsi çıkarı/benliği(nefsi) yararına olmadıktan sonra veya ölüm tehdidi gibi çok ciddi ve ağır durumlar altında şahsı/benliği lehine de bazı yanlış söylemlere izin vardır.Örneğin, savaş durumlarında düşmana esir olan kişi, doğru bilgi vermez.Karı-koca arası bulunurken,”bak o da seni çok sevdiğini söylüyor” gibi, yapıcı ve söyleyen kişinin lehine değil de, başkasının lehine olacak/olabilecek olgularda yanlış söylemlere izin vardır.Bu yanlış söylemler yalan veya aldatmaca değildir.

Konu ile ilgili bir olay arzedeyim.

Nesimi Hazretleri, devrin uleması(din bilginleri) ile halkın önünde tartışıyordu.

 

Ulema, mezarda doğrulmanın ceset ile,yani bedenen olduğunu iddia ediyordu.

 

Nesimi Hazretleri ise, bunun bedenen değil ruhen olduğunu söylüyordu.

 

Haksız çıkanın derisi yüzülecekti.(o zamanki fetvalara göre).

Nesimi Hazretleri ”anlaması kolaydır.Bir ölünün üstüne su dolu bir testi koyarız, ertesi gün kabri açıp bakarız, testi devrilip su dökülmüş ise siz haklısınız, yok dökülmemiş ise benim söylediğim doğrudur” buyurdular.

Ulema teklifi benimsedi. Daha sonra ölen bir kişiyi defnederken ölünün üstüne su dolu bir testi koydular ve mezarı kapattılar.

Nesimi Hazretleri, birisi uyanıklık yapıp mezarı açıp testiyi devirmesin diye, mezarın başında nöbet tutmaya başladı.Mezar başında beklerken, birden hal-i yakaza gösterildi.Hal-i yakaza çok kıymetli bir manadır.Manasında bir çadır gördü,yağmur yağıyordu.Çadırdan içeri girdi.

Peygamber Efendimiz çadırda idi.Oturuyordu.Nesimi Hazretleri, Peygamber Efendimizin elini öptü.Birden çadırın üstünde bir delik olduğunu ve içeri yağmur sızdığını fark etti.”Ya ResulAllah, çadırınızın tavanı delinmiş, içeri yağmur sızıyor” dedi.Peygamber Efendimiz cevaben, ”Evet, o deliği senin derin ile kapatacağım” buyurdular.

Sonra Nesimi Hazretlerine anlatmaya başladılar,” Ben size demedim mi, Ümmetimin anlayışına göre konuşun diye?Evet,sen haklısın.Mezarda doğrulma bedenen değil, ruhen iledir.Ama onlar henüz bunu bilmiyor ve bu bilgiyi de anlayabilecek düzeyde değiller.Yarın,mezar açılıp testinin devrilmediğini gören halkın inancı/itikadı sarsılacak…”anlattılar.

Nesimi Hazretleri,”Haklısınız, Ya ResulAllah, affedin” dedi. Peygamber Efendimiz ”bu hatanın tövbesi-istiğfarı, kendi elinle testiyi devir,derini yüzsünler” buyurdular.

Emr-i Peygamberi’yi uyguladı Nesimi Hazretleri, kendi eliyle testiyi devirdirler.
Ertesi gün mahşeri bir halk kalabalığı önünde mezar açıldı.Testinin devrildiğini gören halk ve ulema derin bir nefes aldılar.Sonra,mahşeri kalabalık önünde,Nesimi Hazretlerinin derisi yüzülmeye başladı.Müftü, kazanmanın verdiği kıvanç ile daha da ileri gidip,”bunun kanı eğer herhangi bir yerinize bulaşırsa, oranın kesilmesi gerekir” diye fetva verdi. Cilve-i Rabbani, Nesimi Hazretlerinin derisinin yüzüldüğü yere uzak olmasına rağmen, müftünün serçe parmağına kan sıçradı.Müftü, kimse görmesin diye serçe parmağını sakladı. Nesimi Hazretleri derisini alıp çöle doğru Allah’ı zikrederek gittiler.O günden sonra da Nesimi Hazretlerini gören olmadı.

İşte iman, işte Allah aşkı.Nesimi Hazretleri halkın itikadı-inancı sarsılmasın diye derisini yüzdürdü ve feryat dahi etmedi, müftü ise kendi verdiği fetvayı kendi tutmadı.

Sevgiyle kalın inşallah.

İnleyen Gönül Feryadı

•Aralık 3, 2007 • Yorum Yapın

dua-naat.jpg

 İnleyen bir gönlün feryadının, sızlayan bir kalbin ahının sesi, dua. Dolan bir bardağın boşalışının, coşan bir çağlayanın çağlayışının ifadesi, dua. Dua; kalpten arşa uzanan meçhul bir hat. Uçlu bucaklı, bulutlu bir mekândan, namütenahiye seyahat. Ama bu vadide vasıta ne at, ne uçak, ne de ışıktan hızlı Burak.. Fakat hayretle ve zevkle seyredilecek bir seyahat… Dilin söyleyemeyeceği, hissiyatın ifade edemeyeceği, hiç bir edibin dile getiremeyeceği bir an… Aranıp bulunamayan, bulunsa da durdurulamayan bir zaman… Hatta zamansız bir an… Ansız bir zaman…Dua bir mıknatıs. Fakat manyetik alanı sınırsız bir mıknatıs. Bütün zaman ve mekânın, hatta masivanın fevkinde, herşeyin üzerinde, mutlak hüküm, nafiz emir…

Hadsiz kudretiyle kendini hissettiren Allah tarafına çekilme… Çekildikçe erime.Eridikçe kendine gelme ve kendine erme…Duanın en mühim tarafı; insana yaptığı şu ilan ve ilamdır:

—Zavallı! Sen acizsin, zaifsin,

“En büyük benim” diyemezsin. Kendi kendini idare edemezsin. Hatta bir mikropla bile boy ölçüşemezsin… Evet, o göz ile göremediğin mahiyetini bilemediğin; hem de istemediğin halde; seni, senin gibi nicelerini ve daha nicelerini yere seren ve serecek plan ejder. Öyle ise bilmen gerekir ki, herşeyi bilen ve gören, işiten ve duyan, herşeyden haberdar olup herşeyin imdadına koşan ve hiçbir ses ve soluğu, hatta arının vızıltısını dahi cevapsız bırakmayan bir Zat var. O, herşeyi bildiği gibi senin halini de bilmekte ve herşeyi gördüğü gibi senin halini de görmekte ve seyretmektedir. Öyle ise, sen ne diye ona buna el açacak ve dilencilikte bulunacaksın. Derdini O’na şerhet, halini O’na arz et, sana yeter, hatta artar bile

Demek isteriz ki, duanın altında hakiki tevhide erme, gayri nazardan elime, hakka gönül verme, hakiki dostu bulma ve bir boşalma vardır.
Duayı sadece insanlar yapmaz…Dağlar, taşlar, ırmaklar, gunagün yapraklar, havada kuşlar, semada bulutlar da dile gelip dilenirler. Atom parçaları, güneşin pırıl pırıl şuaları, fezanın dev nebülözleri onlar da nutka gelip seslenirler… Hat dilleriyle… İhtiyaç dilleriyle…

Ya insan… O bütün yeryüzünün halifesi, varlıkların temsilcisi, mahlûkatın vekil-i fahrisi. Kâinatın dile gelmiş yüksek ve gür sesi… O’nun duası rengârenk ve bol çeşnili. Hal diliyle dua, kal diliyle dua, fili diliyle dua, istidad diliyle dua… İnsan bazen olur, bir Çağlayan gibi coşar, yalvarış yakarışıyla.

Bazen olur, lal kesilir sessiz infialiyle… Bükük boynu, kırık gönlü, mecalsiz lisanîyle… Yaratan ve hakiki sevenin ifadesinde «Ben gönlü kırık, boynu bükük kullarımla beraberim.» beyanına ayna olmuş gibi…

Fiili dua… O, Rahmetin kapısına çalmadır. Fili ile iş ile. Kendini tam işe veriş ile…

Evet, ekmeden biçilmez. Tok mideye yemek zevk vermez. O yüce ve yüksek kudret, alın terini zayi etmez. Durmayıp didinenin, çalışıp terleyenin alın terini… Koşup koşturan, rahmetin kapısını tak tak tak… diye çalanın alın terini…

Çaldık kapıyı buyurun dendi. Ne yapacak ve ne isteyeceğiz? Evet, istenecek o kadar çok şey var ki, saymakla bitmez Çok defa söz ve kelam onu ifade etmez. Hal böyle olunca talepleri derecelerine göre ayırmak ve sıralamak gerek!.. Başta iman.. Amel, takva, ihlâs, samimiyet… Evet ebed için yaratılan ve her an vicdanından «Ebed! Ebed!» sesleri yükselen insanın isteyeceği ebetten ve ebedi Zat’tan başka olmamalı. Gözlere başka hayal sokulmamak. Kalb gayrıda boğulmamalı…

Bir de isteksiz, suhre gibi kalkan eller var. Zavallı eller! İhtiyacını bilemeyen, müstağni dilenci elleri… Edepten mahrum, dikenli ged dilleri.. Eli o yönde, yönü başka yerde; elleri havada, gönlü hevada zavallı kulcağızlar..

İnsan dua etmeli. Hem de pek çok. Fakat gönlünü vererek. Yalvarıp, yakararak… Kendinden geçerek… İyiliği ve iyileri güzelliği ve güzelleri istemeli, iyilik yolunda giderek, güzelliğe teveccüh ederek…

Söz uzadı, daha da uzar, hatta bitmez de… Çünkü dedik ya bunu ne dil, ne kalem, ne de başka birşey ifade etmez, edemez. Öyle ise biz sözü, sözüm özünü eden ve özü sözüne akseden Söz Sultanına (5. A.V.) söz öğreten Zat’a (C.C.) bırakalım.

 T hitamı misk olsun: «Yarab! Bizi, Nebiler, Sıddıklar, şehitler ve salihler kafilesine lütfettiğin, tek ve en doğru diye ifade ettiğin yola… Hiç mi hiç zikzağı olmayan, sürçme, kayma bulunmayan, encamında sana varan yola hidayet eyle, azıp sapanların, gadabına uğramışların yoluna değil…» Âmin. 

Yakarıştaki Güç
Nazım TÜRKOĞLU
 

Unutulmuş Bir Dua

•Aralık 3, 2007 • Yorum Yapın

dua.jpg

Yatsı ezanına birkaç dakika vardı. Camiye gitmek üzere son hazırlıklarımı yapıyordum. O sırada kapının zili çaldı. Kapıyı açtım. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Beni ziyarete gelmiş. Selamlaşıp, kucaklaştık. Buyur ettim. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik. Muhabbet gerçekten koyu idi. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim “geç oldu, bana müsade” diyerek noktayı koydu ve kalktı. Sokağın başına kadar eşlik etme teklifime, “memnun olurum” cevabını verdi. Birlikte çıktık. Sokağın başına vardığımızda, “Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah!” diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla amin dedim. Ve arkadaşım sokağın köşesini döndü gitti… Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. “Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin.” Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey. Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum, “Hz. İsa Aleyhisselam’ın, Peygamber Efendimiz’in geleceğini müjdelediği duaymış bu” dedi. “Ne güzel dua imiş! Tuttum bu duayı” dedim. Güldü ve “o halde hiç bırakma. Ayrıca vesile ol, başkaları da tutsun” diye cevap verdi ve bana bir hayır kapısı aralayarak telefonu kapattı. “Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.” Tutmuştum bu duayı. Bırakmaya da niyetim yoktu.

İşte giden gitmişti. Hayırlı bir insandı giden. Fakat, gelmesi için dua edilen ‘daha hayırlı’ kimdi ya da neydi?

Bir insan?

Bir haber?

Yoksa yeni bir gün,

yeni bir gece mi?

Bir insan ise ya da bir haber, beklemeye değer. Gündüz ya da geceyse hayırlı olan, geri bırakmamaya, ihya etmeye değerdi. Tutmuştum bu duayı.

Günler günleri kovaladı, hayırlar hayırları…

Dua halen zihnimi meşgul ediyor. Ben de dostumun tavsiyesine uyarak, işitmeyenlere bu duayı duyurmakla vazifeli olduğumu hissediyor, fırsat doğdukça vazifemi ifa ediyordum. Kim bilir, daha ne kadar böyle duyulmamış sözler, dualar vardır. Ve kim bilir ne kadar yitip giden…

Unutulmuş sözler, dualar gibi yitip gitmemek için, giderken kendisinden daha hayırlısı için dua eden dostlara kulak vermekten başka çare var mı? Ve hayır dileyen bütün sözlere. Her sabah “namaz uykudan hayırlıdır” diye seslenen müezzin hayra çağırır. Yanlış bir adımda kalbin derin bir yerinde uç veren sızı hayra çağırır. Hayır her adımdadır. Can kulağını açık tutana. Ninelerimiz, evin çatısında ötüp duran kargaya, “hayrola karga, hayır isen öt, şer isen git” derler, karganın ağzından hayrı çağırırlardı. Dedelerimiz, ters giden, sarpa sarmış işlerini hayırlısı olur inşallah der, bir çırpıda aşıverirlerdi.

Şimdi hayra sarılıp hayır dileyenler ne kadar az. Daha hayırlısı onun için mi gelmiyor ne?

Alıntıdır

Medet ya Resul Harikaaaaa(ahmetsezer1)

•Aralık 3, 2007 • Yorum Yapın

AĞLAMAK ACİZLİK DEĞİLDİR.BUYRUN

BERABER AĞLAYALIM.

Rabbim ahmetsezer1 kardeşimizden razı olsun inş.

Ezdirmem Kafire/Harika bir Video (musabmesud)

•Aralık 3, 2007 • Yorum Yapın